
- Ikea Yol Ver: Dünya bir Mağaza Değildir - 26 Şubat 2020
- dip not* Cahit Zarifoğlu - 7 Haziran 2019
- 366. Günü Arayan Sagopa Kajmer - 2 Haziran 2019
- Müslüm (2018): Sen En Acı Duyguların Hâmisisin - 11 Aralık 2018
- Bir Terhisin Ertesi: Full Metal CEKET - 20 Eylül 2018
- Bu Hikâyede Sen Varsın: Zamanın Kanatları – 2 - 22 Haziran 2018
- Bu Hikâyede Sen Varsın: Zamanın Kanatları – 1 - 25 Mayıs 2018
- Yaşamak Umrumdadır: Açlığa Doymak (2012) - 26 Kasım 2017
- Diri Bir Sabahın Arkasına Saklanan Gece: Awakenings - 31 Ekim 2017
- Asghar Farhadi’nin Forushande’sine Yakılan Aforizma - 29 Eylül 2017
Zaman kadınla başlamıştır. Farkındayım bu büyük bir iddia. Yasak bir elma, şimdiyse fonda bir Apple simgesi belirdi. Aslında şaka gibi ama değil. Yaşayan yedi küsur milyar insan, Allah’a inanan, inanmayan. “Her insan bir alemdir” söylemine pas atmış olup muhteşem çeşitlilik içinde değişmeden var olan ve dünyanın sonuna kadar gidecek olan bir çeşit süreklilik söz konusu.
Kadın ve erkek sınıflandırmasında biyolojik çeşitlilik, yaşayış biçimleri, alışkanlıklar, görme, duyma, kalp atış ritmi, hangi rengin ne anlama geldiği, nerede ne zaman hangi işi kimin yapacağı, bazen kimin konuşup kimin susacağı görev bilincine varıncaya kadar keskin ayrımlar oluşturmakta. Bazen dini hassasiyetler/imiz, bazen gelenekler/imiz, bazen içgüdüsel hırslarımız, toleranslarımız, hoşgörümüz, çok zor insanlar için ama en güzel insanlık hâli bazen diğerkâmlığımız. Bizi bir başkasının yaşamı üzerinde söz sahibi, hak sahibi, sahip yapmaz -yani yapmasın, bunun adına sorumluluk diyebiliriz-, çünkü insan toplumsal bir varlık. Dominolardan farkımız birbirimizi devirmek için bir araya gelmemiş olmamız olmalı.
Tüm bu dengenin etkileyici kısmı, bir temsil gereksinimi oluşturan gösterimlerin birebir gerçekliklerden beslenmesi ve tarihi doyuran verimli ellerin şaşırtıcı olmayan bir yerinden kadınların çıkmasıdır.
‘’Ülkemiz Bir Haritaya Benzer’’
Bu cümle aklıma Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunları’ndan mı yoksa Tutunamayanlar’ından mı geldi, hatırlayamıyorum, belki böyle bir cümle daha önceden yoktur. Bir konu hakkında yazı yazmaya koyulurken izlediğim bir yöntem yok açıkçası. Sadece unuttuklarımı hatırlamaya çalışarak parmaklarımın keşif hırsını yavaşlatmaya çalışıyorum. Bu, zihnin duraklar arası tükenmez yolculuğu olarak geçiyor kayıtlara. Berivan (2009) belgeselini anlatmaya başlamadan önce böyle bir girizgâh yapmamın belli bir sebebi yoktu. Fakat hassas bir konu üzerine yazı yazarken kötü bir şey yazmamak için yazma işlemini ertelemek de bizzat yazma biçimi olarak kalbetti. Berivan ülkemizin, Oğuz Atay’ın da dediği gibi haritanın bir parçasıdır.
Bu yazıda kullanımından kaçınılırsa olmayacak bazı kelimeler var: Kürt, kadın, silah, gösteri, güvenlik güçleri, asker, sivil, polis, vatandaş, seçmen, vergi mükellefi, zabıta, memur, öğretmen… İlk kullandığımız kelimeyi çıkaralım, sorun kalmıyor. Kadın (beyaz gelinlik hayali, eğitim, kariyer, evlilik, emeklilik), silah (adam öldürmek için değil, öldürülecek kişiyi korumak için ), askerlik (evlenmeden önce gidilir), sivil (devlet onu kendinden korumak için vardır), polis (devletle sivil arasına girilmez), vatandaş (hak ve sorumluluklarının zorunluluğuna denir), seçmen (kimi istemediğini görücü usulü reddeder), vergi mükellefi (ülkemizde doğudan batıya doğru yükselir), zabıta (dükkânları kapatır), memur (Kpss’de başarılı olan kişiye denir), öğretmen (ülkemize Atatürk ile gelmiştir öğretmenlik).
Resmin ham hâlinden gösterime sunmadan yapılan son dokunuşlara benzer bir hamle ile dokunsak kelimelere: Kürt kadın öğretmen desek mesela ya da Kürt kadın seçmen, Kürt kadın vatandaş ya da Kürt kadın memur. Daha güzelleştirelim meseleyi, yani acıyı daha görünür yapalım, başörtülü Kürt kadın öğretmen diyelim, başörtülü Kürt kadın öğrenci. İşler biraz değişir. Kâğıt üzerinde bakıldığı gibi bakılmaz meseleye. “Ahmet Kaya ile anladım ben Kürtlerin sevme hissini,” demiştim bir keresinde bir arkadaşıma fakat Kürtleri anlamaya çalıştığımı anlamamış olacak ki, “Ahmet Kaya’dan önce yok muydu Kürtler?” demişti bana. Ben oysa…
Bazı şeylerin farkında olmak onlara çare bulacağın ya da çözüme kavuşturabileceğin anlamına gelmeyebilir. Ezber kodlarını bozmak, konuşmasına dahi katlanamadığın insanların hissiyatına girebilme fikri, tarafların mücadelesini onaylamayı gerektirmez. Fakat anlaman için anlatmaktan başka yöntem yoktur. Ben, Berivan’ı ve 92 yılındaki olaylı Nevruz kutlamasındaki diğer insanları anlamadan onlara yukarıdaki gibi kişilik tanımlarının en önemli maddelerinden birinin arkasından bakarsam, onların üzerinde kendi gölgemi göreceğimden ve kendimden korkacağımdan emin olarak, korkmadan, soruyorum, ben kimim? Ve bu soruyla yüzleşemeyen her kim varsa ülkemizin sadece bir haritaya benzemesinde hataları yoktur. Ülkemizi sadece üzerinde kirli hesaplar yapılan bir harita hâline dönüştürmekle sorumlu, yükümlüdürler. Berivan, yaşadıklarını kendi anlatıyor, dış göz olmadan, tanıklığını gözlerinden de okuyabiliyoruz yani. Yaşadığı işkenceler yer yer Mısır yönetiminin kalıcı Müslüman Kardeşler düşmanlığının kurbanlarından Zeynep Gazali’yi anımsatıyor. Kendisine yapılan işkencelere dayanabilmelerine sebep, pes etmeyerek işkencecileri şaşırtarak davalarına inanmaları. Berivan’ın davasına olan inancı, kadının üzerinden vatanı konumlayan bir maskülinite dilin feminenliğe evrilmesine denk bir zaman dilimine rastlıyor.
Feminizmin üç önemli dalgasından nasibini alan bir hareket de Kürt hareketidir. 1980’lere denk gelen üçüncü dalga, dünya siyasetinde baskın teorilerin maskülinitesini eleştiren fikri karşı koyuş. Özellikle hareketin etkisi, ideolojik çerçevesini çizen liderin seksenlerden sonra somut olarak doksan başlarında kadına yüklediği anlam ve misyonla örgütün anlayışını, kadını mücadelenin her alanında etkin bir savaşçı konumuna getirip onu salt vatan-namus daraltmasından çıkarmak oldu. Belgeselde bu noktaya uygun bir diyalog çarpıyor kulağımıza Berivan’ın dilinden.
Berivan çok fazla işkence görmüştür ve vücudunun bir kısmı açıktır. İşkence gören diğer arkadaşına (erkek) -ben yıkılmadım mesajı vermek içindi sanırım- dönüyor ve “Bana bak,”, “Vücuduma bak,” diyor. Arkadaşı “Hayır,” diyor, “Berivan sen bacımızsın, namusumuzsun.” İşte Berivan orada bir ideolojik serpmeyle gerçeğin trajedisini şaşırtıyor bizlere: “Hayır” diyor, “Namus vatandır, benim vücudum değil.”
Bu diyalogta Berivan belki bağlantısız bir düşünce ile belki de sistemli bir ideolojik arka planla inandığı bir ilkeyi dillendirdi. Her halükârda, erkek egemen dilin kadını korunacak bir varlık olarak tanımlayıp vatana gelen bir zarar kadına gelmiş gibidir anlayışı bir anda ters dönüyor ve Berivan’ın dilinde vatan maskülen dilden de uzaklaşarak yekpare bir öneme kavuşuyor.
Eğer yanlış hatırlıyorsam bu, belgeseli izleyen kişinin yanlış olduğu anlamına gelir; fakat doğru hatırlıyorsam da doğru belgeseli izlediğim.
Hypatia: Gücün Gölgesinde Yükselen Kırık Işık
Tarihsel süreç içinde kadınların erkekler karşısında yaşadığı zorlukların dönemini aydınlatan kadın: Hypatia. Sevecen, kırıcı olmayan, kendisi gibi olmayanı dışlamayan, insanın bir amacı olduktan sonra kendi belirlemeyeceği birtakım kimlik özelliklerini kişilik özelliklerine değişmeyen, bilimin, aklın, felsefenin, düşüncenin peşinde bir kalemşor. Fakat günümüzde demogojik söylem kültürüne hayli uzak, sorunlarını kendi nefsinde yahut bedeninde kişileştirmeyen, insanlık uğruna bir faydası dokunacak işte atacağı bir adımı bütün insanlığa yapılacak bir köprü niyetiyle temellendiren bir akli savaşçı. Kadın, öğretici, yol gösterici, aynı zamanda ilgi çekici, çatlak sesleri düzleştiren ve kavgaları, kıyasları, şartlandırmaları, saldırganlıkları, alışkanlıkları aklından çıkarıp aklını tertemiz bir geleceğe odaklayan, zamanı büyüteç olarak kullanan ve dünyayı daha iyi görmeye, dünyanın en iyi pozunu ne zaman verdiğini güneş karşısında bulmaya çalışan bir aydın.
Hypatia bir aydındır çünkü sözleri, bakışı aydınlıktır. Bu özellikleri aydınlık olan bir kadının bahtı tarih içindeki tekerrürlerine rastlanılır biçimde pekala aydınlık olmayabilir. Fakat tam anlamıyla karanlık da değildir. Bu kadınlara yaraşan kesin ve net tanımlama varsa da ben bilmiyorum, alacadır ruhları çünkü. Özellikle erkek tahayyülündeki bir kadın gibi değildir. Hayattaki arzuları erkeğe ihtiyaç duyacak noktaya erişmemiştir Hypatia’nın. O, yalnızlığı da seçmemiştir çünkü köleleri vardır, köleleri erkektir üstelik. Filmdeki ikincil karakterler, Hypatia’nın farkında olmadan hayatlarını ıstıraba çevirdiği erkek karakterlerden oluşur. En trajik oyuncu Davus’tur.
Davus kölelikten İsa’nın gönüllü askerlerinden birine dönüşünceye kadar Hypatia’nın kanatları altında uçmayı öğrenir ve uçmayı öğrenir öğrenmez de Hypatia’dan kaçması gerekir. Hypatia yuva yapan bir dişi kuş olmayı hiçbir zaman seçmeyecektir. Davus’u azad etmekle yetinir. Ve hayatına kaldığı yerden devam etmekte üzerine yoktur. Çünkü Hypatia’nın derdi zamanla sınırlı değildir. Siyasetten, makamdan ve paradan beslenmeyen asil tarafı, onun bilime ve felsefeye yönelen ve bu uğurda yaşamına mal olacak bahtını kendi elleriyle karalayan yani dolu dolu yaşayıp iz bırakan yanıdır. Hypatia, hiçbir erkeğin desteğine muhtaç hissetmemiştir, kendisiyle ilgilenen öğrencisiyle arasında geçen reddetme biçimi, Hypatia ile bir erkeğin asla ortak paydada birleşemeyeceğini anlatma yöntemidir. Erkekler gibi kadınların da savaşları vardır, Hypatia bu savaşı en derinden ve kendisiyle yaşar.
Filme daldığımızda tarihin köklü medeniyetlerinin gelişme aşamasında yaşayacağı buhranların akışı görülür. Filmde, İskenderiye’nin Pagan yöneticilerinden birinin kızı olan Hypatia biraz da bu ayrıcalığın verdiği şansla şehrin bilim üretildiği yerinde, kendine özgür çalışma sahası bulmuş ve kendisini koruyan gücün gölgesinde ışığını saçmaya başlamıştır. Tarihin not düşümleri savaşlardan kalan izleri okumakla olur. Savaşlar, belki o zaman belki de bütün tarih boyunca birinci sebep olarak dini sembollere sahip olma üzerinden gerçekleşir. Agora’da (2009) da zamanla hakimiyeti ve baskınlığı değişen bir dinin yayılışı sırasında nelerin ezildiğini göstermek ve herkesin kendisine sorması gereken soruların bize gösterilmesi, filmin temel düşüncesidir. Bir zamanlar Paganların Hristiyan kültürü yok saymasıyla ve şehrin en stratejik yerlerine sahip olmalarıyla süren zamanın, Paganların pergelin dışına itilip sabit noktaya Hristiyanların ve daha sonra Paganları ve Hristiyanlığı kabul eden diğer insanların yerleşmeye başladığı bir hakimiyet sürecine nasıl evrildiğinin hikâyesidir.
Zamanın cilvesi gereği kadının henüz toplumsal hayatta pratik rol kazanımlarının çok uzağında, erkeklerin dahi günlük siyasi ve fiziksel savaşlarla düzeni şekillendirdiği bir zamanda, kadın hak ve özgürlüklerinden bahsedilmesi beklenmezdi elbette. Yani, önce bütün hak ve özgürlüklerin evrensel zeminde kabulünün ilanıyla gelecek bir ayrımın nasıl daha adil olabileceği konuşulur. Fakat olmayan bir arayışın sonunu merak etmek bizi cevapsız bırakacaktır. Hypatia etrafında şekillenen film, köle bir erkeğin çaresizlik intikamıyla son bulurken, hüznün kaderiyle kesiştiği noktada isyan etmeyen ve kendini kurban eden cesur bir kadının aslında kendini kadınlığından ayrı tutmadan, yani erkekleşmeden nasıl bir kadından fazlası olabileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Tarih, siyaset gibi erkek dilinin yükseldiği bir kurgusal kodlar bütünüdür ve Hypatia anlatılanlara değil yaşadıklarına inanan biri olduğunu korkmadan dile getirebilmiştir.
Son anlarını, ödül olarak öleceğini bilerek yaşamıştır.